28 Nisan 2019 Pazar

Kamondo Merdivenleri, Anılar ve Marilyn


“Artık hayatı çılgın gibi yaşamadığın için mi daha az yazıyorsun? Daha az yazıyorsun veya belki de hiç yazamıyorsun?”
Marilyn’in bu sorusu, bir anda paketinden çıkarılıp ortamıza yerleştirilmiş bomba etkisi gösteriyor, şaşakalıyorum. Şaşırıyorum.

Son haftalar, son aylar, son birkaç yıl neden yazdıkça kısalan cümlelerim oluyor sayfalarda? Uzamıyor, akmıyor, sürüp gitmiyor hiçbir metin? İrili ufaklı notlar dolup dolup taşıyor da, sonunda hiçbiri bütünlüklü bir hikâyeye dönüşemiyor? Bir şeyler daima yarım, tamamlanmamış, eksik kalakalıyor?

“Belki de artık paramparça bir hikâyenin, hayatın, zamanın tanığıyımdır ve yazdıklarıma, daha doğrusu yazamadıklarıma bu yansıyordur Marilyn. O tamamlanmış olma haline ulaşamayacağımı keşfettiğimden hasarlıdır belki kelimeler, cümleler.”
Bu iki cümlemin ardından Marilyn’in sol gözünden bir damla yaş yanaklarına doğru kayıyor. İnce bir çizgi olup bu zamana kadar Marilyn’in söyleyemediği bütün sözlerin görkemli şiirini yazıyor.
“Bana mı söylüyorsun bunu,” dedikten sonra eliyle yanağına akan yaşın önüne baraj kuruyor ve sözüne devam ediyor. “Sen zaten her zaman en büyük acının sana has olduğunu düşünecek kadar hastasın! Tam bir acı manyağı! Acınası bir ruh fakat acılar içerisindeki bir ruh değil, kesinlikle!”
Ne diyeceğimi, nasıl tepki vereceğimi bilemiyorum. Dahası onu susturup susturmamak konusunda da emin değilim. Marilyn bugün o kadar acımasız ki. Beni en yumuşak karnımdan vurup yerde yuvarlanışımı, sancılar içerisinde dönüp duruşumu izlemek istiyor. Biliyorum. Çünkü ben hangi istekten, hangi acıdan, hangi hüzünden geçiyorsam Marilyn kişisel hayatının o döneminden çıkıp geliyor günüme, anıma, zamanıma.

İnsan bazen kendisinin yere devrilişini ve kıvranışını mı görmek istiyor cılız da olsa bir sebep bulur bulmaz?

Ben de mi acımasızım onun kadar, bugün? Yoksa acıdığım kendimden çok, o mu? Doğrudan doğruya elde edilememiş bir geçmişin öfkesini mi acıma hissine dönüştürüp Marilyn’i aracı olarak kullanarak kendi üstüme boca ediyorum? Ne yapıyorum, neden yapıyorum?

“Marilyn,” diyerek ona çeviriyorum bakışımı. “Neden böyleyiz biz? Neden bazı anıları yutmakta güçlük çekiyoruz? Hatta yutamıyoruz? Takılıp kalıyor bir yerlerde.”
Marilyn bir anda bana dönüp ışıltılı gözlerle yanıt veriyor, bir çocuk gibi: “Ne güzel bir soru, şahane bir cümle bu! Özlemişim seni.”
“Özlem, evet, var. Hasret, sevgi, hüzün, keder, sevgisizlik… Hepsi var bizim ilişkimizde, iletişimimizde. Ama bu sorunun yanıtını arıyorum bir süredir Marilyn. Bazı anılar neden yutulamıyor, neden?”
Gözlerinin ışıltısını söndürmeden bir süre düşünüyor Marilyn. Bakışlarını Kamondo Merdivenleri’ne çevirip bir yanıt arıyor o güzel basamaklarda. Çevremizden gelip geçenleri bir an olsun fark etmiyor Marilyn, diğerleri de onu. Veya bizi. Sonra derin bir nefes alıyor, akciğerlerini şişirip bir süre içerisinde tutuyor havayı. Havayı geri boşaltırken aradığı yanıtı bulmuş olacak ki konuşmaya başlıyor.
“Gözyaşları neden var biliyor musun? Geçmişin anıya dönüşmüş güzel günlerini, anlarını, zamanlarını yutabilmek için onları yumuşatmaya yarıyor gözyaşları. Boğazındaki yumruğun bir anlığına da olsa çekilip gitmesine yardımcı olmak amacıyla kaygan bir zemin oluşturması için var.”

“Marilyn,” diyorum, gözlerim yaşlı. Yanaklarım yeniden su bulmuş dere yatakları gibi neşeli.
“Biliyorum,” diyor, “hepsini biliyorum, her şeyi. Neden kendine kızdığını, öfkenin sebebini, kontrolsüz sözlerinin hangi kuyulardan çıkamayışına sebep olduğunu ve hatta hangi geceler kaç damla gözyaşı döktüğünü. Peki, o hatırladıkça kalbinde bir ağrıya dönüşen anılarını yutmanda yardımı oldu mu gözyaşlarının?”
Bir an düşünüyorum. Merdivenlerden Marilyn’le yan yana inmeye başlıyoruz.
“Hayır, Marilyn, hayır. Hiçbir işe yaramadılar. Anılar yine elimde paramparça.” Derin bir nefes alıyorum. “Her zaman olduğu gibi yine kendime acıyorum değil mi? Senin daima haklı olmana artık şaşırmamayı öğrenmeliyim galiba. Her keresinde yanağımda patlayan tokadının sesi bir kapının kapanma veya açılma sesiyle beraber geliyor. Canımın acısı kadar, geçmiş bir konuyu kapatmanın veya açmanın da kederini hissediyorum. Ama nihayetinde, öyle veya böyle, beni ayakta tutmaya yetecek kuvveti de buluyorum. Senin sayende.”
Merdiven basamakları bitip caddeye ulaştığımızda “Hayır, senin sayende,” diyor Marilyn.
“Bizim sayemizde,” diye düzeltiyorum onu.

Arkamızı dönüp Kamondo Merdivenleri’ne bir kez daha bakıyoruz. Ben kaç gece bu merdivenleri ayaklarım birbirine dolanacak kadar sarhoş bir halde ve fakat son derece mutlu bir biçimde çıktığımı veya indiğimi düşünüyorum. Marilyn ona şehrin en sevdiğim kısımlarından bir parçayı ona özel bir anda sunduğum için geçmiş kederli günlerini aklından geçiriyor. Oysa geçmiş, hep bir yerlerde asılı kalsa da, keder günün birinde muhakkak bitiyor.

30 Kasım 2018 Cuma

Sol Yanaktaki Yara İzi


“Galiba kırdığımız kalplerin toplamından daha fazla hasar alıyoruz başkalarından,” diyorum elimdeki viski bardağından kocaman bir yudum alarak.
“Böyle çıkarımlar yapmak seni üzmüyor mu?” diyor.
“Hayır, aksine beni rahatlatıyor. Ciğerime doldurduğum nefesi dışarı verip yeniden soluk alabilmeme olanak sağlıyor.”
Gülüyor. Gülüşü öyle yakışıyor ki yüzüne. Bilhassa sol yanağındaki, Ortadoğu’da bulunduğu dönemde patlamış bir bombanın kalan izine. O izi bir kez daha öpmek, ıslak bir öpüşü orada sonsuza kadar bırakmak istiyorum.

Elindeki boş bardağı gösterip “İster misin sen de?” diyor.
Bardakta kalan viskiyi bir anda içip, boş bardağı ona veriyorum. İçeri giriyor, bardaklara önce birer parça buz ve ardından viski koyuyor. Dışarı, yanıma geliyor ve tahta banka otuyor. Karşıdaki ormana, boş araziye bakıyoruz. Elime tutuşturduğu viski bardağını onunkine tokuşturuyorum, karşılıklı birer yudum alıyoruz.

“Kırgınsın ama kime? Neden kırgınsın?” diyor endişeli bir bakışla. Tanıştığımız ilk günden bu yana ona kırgınlıklarımı, başka başka yöntemlerle ve sözcük dizilimleriyle anlattığımın ayırdığına varıyorum birden. Aynı derdin, aynı kırgınlığın etrafında dönüyor ve her keresinde başka bir sonuca varıyorum. Varıyormuşum.
“Kırgınlık, ruhun iyileştiremediği bir yara. Bitmeyecek bir can yangını. Senden neden ilk andan bu yana hoşlanıyorum, biliyor musun? Seninle aramızdaki duygusal çekim, ahenk değil mesele. Ruhundaki yaralar, sanki benimkilere denk düşüyor ve merhem oluyor. Senin acını görüyorum ve senin de benim acımı gördüğünü hissediyorum,” diyorum.
Bakışlarını yere çeviriyor. Ben, aksine kendimden ve bizden daha da uzaklara çeviriyorum kendi bakışlarımı ilkin. Ardından iki elimle sımsıkı tuttuğum viski bardağını şöyle bir sallıyor, içindeki buzların oynayışını izlemek için bakışlarımı bardağa çeviriyorum.

“Benim de hissettiğim bu. Biliyor musun, dinmeyen bir kalp ağrım var. Yürek ağrım. Belki de bu yüzden Ortadoğu’ya gittim. Yürek ağrımın orada bir yerde, birileri veya bir şeyler tarafından durdurulacağına inandım. Oysa nasıl da yanılmışım! Yürekteki ağrının dinmesi için fiziksel yara alman yetmiyormuş, dönüp geriye bakmana yardımcı olacak biri gerekiyormuş. Bir yardımcı, şifacı. Sen gibi.”
Öyle üzüyor ki bu söyledikleri. Onun bütün cümlelerini, sözcüklerini, harflerini açtığın derin bir çukura gömerek üstünü örtmek istiyorum. Yaşanmamış, konuşulmamış gibi olmasını diliyorum. Bu, her zaman düştüğüm derin bir yanılgı değil mi? Hayatı, bir ip gibi makaraya sarıp başa alamıyorsun. Üst üste devrilen saniyeleri, döküldükleri gibi geri toplayamıyorsun. Aynı ip, aynı makaraya yalnızca bir kez sarılabiliyor.

“Şifacı, kendi şifasını da verebilir sanıyoruz ama öyle değil,” diyorum bir cümle kurabilmiş olmak için. Ne kadar kusurlu da olsa konuşabildiğimi, onun bu açıklamasının benim susuşumun işaret fişeği olmadığını kanıtlamak için. “Ama şunu bilmeni isterim: Bu zamana kadar tanıştığım hiç kimse, bana senin kadar iyi gelmedi. Gelmeyecek de.”
Bir yudum daha viski içip, uzanıyorum ve onun yüzündeki o uzun, o yarı derin izi öpüyorum. Sonra sol elini sağ elimle tutup, avuç içini görebileceğim bir hizaya getiriyorum. Viski bardağını solumdaki masanın üstüne bırakıp, sol elimle onun avucundaki izleri takip ediyorum. Tenindeki izlerden geleceğine yönelik tahminler yürütüp keder bulaşan yüzlerimizi gülümsetebilmeyi umuyorum. Onun neşesini, iki elimle yakalayıp sol elinden bütün vücuduna yüklemek istiyorum.
“Şu izi görüyor musun? O iz, yollarımızın bir daha karşılaşmama ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu işaret ediyor fakat konuştuklarımız, sabaha kadar susmayışımız, son damlasına kadar içtiğimiz şişelerce viski, kaybettiğim bir iddia sonucunda arka bahçendeki çimleri çim biçme makinesiyle kesmeye çalışıp beceremeyişim, birbirimize iyi gelişimiz ikimiz tarafından da unutulmayacak. Belki bazı detayları eksik veya değiştirilmiş olarak hatırlayacağız. Ama en nihayetinde, birbirimizi unutmayacağız. Çünkü birbirimize hissettirdiğimiz onca güzel duygu var. Onlar anıları hayatımıza düğümleyecek.”
Hakikaten gülümsüyor. O gülümsediğinde ben de gülümsüyorum.

“O düğümü hiçbir zaman çözmeye çalışmayalım, olur mu?” diyor çocukça bir heyecanla. “Ve nereye gidersen git, ben nereye gidersem gideyim, kiminle tanışırsam tanışayım veya hayatımı paylaşırsam paylaşayım şunu unutma: Bu zamana kadar, ülkeme yaralarla geri döndüğümden bu yana, sadece sen her buluşmamızda yara izlerimi öptün. Bu bile başlı başına seni benim hayatımda unutulmaz kılmaya yeter.”
Esneyip uzamış bir zaman boyunca susup, birbirimize bakıyoruz. Söylediklerinin sahiciliğini gözlerinden okuyorum. Onu hem okuyor, hem duyuyor, hem hissediyor hem de ruhumun bir köşesiyle biliyorum.

“Senin yaptığın çıkarımlar, benimkilerden her zaman iyi olmuştur zaten!” deyip kahkaha atıyorum, havadaki ağırlığı iyice dağıtmak amacıyla. Bıraktığım bardağı alıp onunkine tokuşturuyor, kocaman bir yudum alıyorum.

29 Ekim 2018 Pazartesi

Aslanlar, Marilyn ve Ortak Geçmişimiz


“Acının hiçbir zaman azalmadığı ve azalmayacağı yanılgısına kapılıyorsun değil mi? Yine?”
Başımı sola çeviriyor, Marilyn’i görüyorum. Ne zaman geldi buraya? Nasıl anladı ona yine ihtiyacım olduğunu? Son görüşmemizde bir kez daha, ama belki de son bir kez daha gelebileceğini işaret eden cümleler kurmuştu. Bu, son sefer mi? Son yolculuk mu Marilyn’le? Oysa tam anlamıyla iyi olmamışken, yine tam ‘İşte, bir şeyler değişiyor!’ dediğim bir anda kendi kendime çelme takmışken.
“Acı bitiyor mu ki Marilyn? Biter mi?” diyorum. Marilyn her zaman oyun kurmayı seven bir kadın. Söze ortadan başlayıp, dinleyenin başlangıcı tahmin etmesini isteyenlerden değil. Asla. Sadece sanki daima yanımdaymış, bütün konuşmaları aynı zamanda yapıyormuşuz gibi bir his oluşturmak istiyor ikimizin arasında. Sanki ilk andan itibaren her dakika birlikte, sonsuza uzanan bir konuşmalar zinciri oluşturuyoruz birlikte. Öznesi, anlatım dili değişse de.
“Acıya alışkanlık kazandığın ölçüde üstesinden gelmen kolaylaşır,” diyor Marilyn.
Parmaklarımın arasına sıkıştırdığım sigarayı sürekli kaybettiğim çakmaklardan birinin yerine aldığım çakmakla yakıyor, derin bir nefes çekiyorum.
“Sigara ister misin?” diyorum Marilyn’e. Şu an acı, mutsuzluk, keder, üzüntü, ölüm, baş edemeyiş gibi konuların hepsinden biraz olsun uzaklaşmak istiyorum. İnsan, uzlaşamadığı konulardan kaçma eğilimi gösterir. Baş edemediklerinden değil, aksine anlamaya ve hissetmeye en çok yaklaştıklarından. En sevmediklerinden değil, aksine en sevdiklerinden kaçmak için yollar icat eder insan. Anlamayı en çok istediklerinden.
“Olur, bırakmaya çalışıyorum ama içerim,” diyor Marilyn. “Benden çok sonra yazılacak, çekilecek bir filmdeki karakterin söylediği gibi: ‘Bir kötü alışkanlığı bırakmak için yerine yenisini edinmelisin.’”
O filmi bilmesine şaşırıyorum Marilyn’in. Halbuki her zaman şaşırmıyor muyum buna? Benimle ilgili en mahrem detayları bilmesine, tahmin edilmesi en güç  noktaları incelikli bir doğallıkla söyleyivermesine?
“Her zaman öyle olmaz mı Marilyn? İnsan, kaçmak ve uzaklaşmak istediği bir varlığın (ya da düşüncenin) yerini başka bir varlıkla (ya da düşünceyle) doldurmadan hareket etmekte her zaman tereddüt etmez mi?”
Marilyn sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra Tuna Nehri’ne çeviriyor bakışlarını. Çevredeki insanlara bakıyor sonra. Bakışları derin yollara dönüşüp insanın içine akıyor.
“Çok şanslısın biliyor musun? Ben hayatımın başından sonuna kadar neler yaşayacağımı biliyorum. Her anını, her saniyesini. Ama sen, her zaman şaşırabileceğin olaylar yaşayacaksın ölene kadar. İyi veya kötü karşılaştığın bütün olaylarda kendine biraz daha yol alacaksın. Bak bana, ben ölümüyle anlam kazanmış bir kadınım. Hayatımdaki birçok olay gibi, ölümüm de bir giz perdesinin ardında ve bu perde asla açılmayacak. Onu, ben dahi açmaya yaklaşamayacağım.”
Sigarasını içiyor, ben de kendi sigaramdan geniş bir dumanı içime çekiyorum. Sonra hiç durmamışız gibi konuşmayı sürdürüyor.
“Seni bu yüzden ziyaret ediyorum sık sık. Senin hayatının bilinmezleri beni kendime bağlıyor. Biliyor musun, insan, az önce söylediğim gibi hayatının bütün gidişatını ezber etmiş olsa yaşamaktan hiçbir keyif almaz. Alamaz. Yaşam, düşüp kalkmalarıyla veya katıla katıla gülmeleriyle güzel. Ama bunları hiç de beklemediğin anda karşına çıkarmasıyla esrarengiz. Bunu hiç düşünmüş müydün?” diyor.
Marilyn bu akşam çok dertli, ağlamaklı. İlk kez hayatının hangi döneminden çıkıp geldiğinden bu kadar net bir biçimde emin olabiliyorum. Onu kırılması çok zor bir keder kabuğu içerisinde görüyorum. Bunu kendisi mi oluşturuyor yoksa ölen her insan, kendi geçmiş acılarını bir kabuğa dönüştürüp onunla mı yoluna devam ediyor? Bunun yalnızca Marilyn’in başına gelen, acımasız bir gerçek olmamasını diliyorum. Onu en azından bu olayda, evrenin yalnız bırakmamasını umuyorum.
“Kocaman yürekli bir kadınsın Marilyn,” diyorum. “Haydi kal, aslanlı köprüye kadar yürüyelim. Çok uzak ama düşündüğünde, sabah da çok uzak şu an ikimize. Oradan da diğer aslanlı noktalara gideriz.”
Bir an söylediklerimin ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bu köprü, bu şehir, bu ülke sözlerim sanki çeviriden geçiyormuş gibi garip hissettiriyor bana kendimi. Kafelerinde kendimi bulamayacağım, koşarken düşsem herkesin geçip gidebileceği, son derece tekinsiz bir şehir. Bir an iki gecedir kaldığım koğuş sistemli yurttan bozma mekan gözümde canlanıyor. Aynı odaya sığıştırılmış dört ranza, dört dolap, bir buzdolabı ve ortaya sanki bir yemek masasıymış gibi konulmuş yan yana dört çalışma masası. Aynı anda sekiz kişinin de oturamayacağı sayıda sandalye. Odaya girdiğim ilk anda geriye doğru adım atışımın sebebi bunlar mıydı? Şehirden değil de, şehrin beni içine çekebileceği bir-yere-tam-olarak-yerleşememe hissi miydi? Yoksa şehre geldiğim ilk anda bindiğim eski metronun kapısının saniye farkıyla beni iki kanadı arasına alıp zarar vermesinden kurtuluşum mu? Belki de konaklayacağım yeri, her zamanki gibi bir gece yarısı bulmaya çalışıyorken, yolda aksanından hangi ülkeden olduğunu tahmin ettiğim genç miydi beni ürküten? Bunlar bir bütünü oluşturduğunda, tekinsizliğin yapışkan bir yapı kazandığını hissediyorum aniden.
“İyi ki buradasın Marilyn. Acı, evet, belki bitmiyor. Ama biriyle paylaştığında, konuştuğunda, yazdığında, üzerine biraz düşünmeye cesaret ettiğinde o kadar da can yakmadığını keşfediyorsun. Bunun için buradasın değil mi? Ya da önceki seferlerde de bunun için yanımdaydın? Acının, acımın, ortak acılarımızın aslında geçebileceğini keşfetmem için?”
Sigaralarımızı çöp kovasına atmadan önce birer duman daha çekiyoruz. Marilyn ağzındaki dumanı gülerek dışarı bırakıyor. Gri duman dans ederek çıkıp gidiyor.
“Kendine dair her şeyi geç öğreniyorsun,” diyor Marilyn, çocuksu bir gülüşün ardından.
Tokat yemiş gibi sarsılıyor, bütün hücrelerimin titreştiğini hissediyorum. Marilyn yumuşak karnımı biliyor, benim en çok hangi durumda sarsılacağımı tahmin ediyor her zaman olduğu gibi. Bana acımıyor, evet, ama acımasızlığı kimi zaman beni kırıp döküyor. Ama beni yeniden bir araya getirmek için yine kendisi hareket ediyor, girişimde bulunuyor, ilk adımı atıyor bana doğru. Kırılıp döküldükten sonra yeni bir formda bir araya geleceğimi çok iyi biliyor. Yeni ve çok daha güçlü. Kırılıp dökülmenin biraz da bunun için gerçekleştiğini. Bütün acıların, kırgınlıkların, üzüntülerin, gözyaşlarının bizim bir eşikten atlayıp değişmemiz için hayatımızdan geçtiğini. Nihayetinde en derin kederlerin ardından en büyük sevinçlerin geleceğini yolun başında bilmesek dahi, bir yere varacağımız kesin. O yeri bana her zaman Marilyn gösteriyor. Haritayı elime o tutuşturuyor. Bunu acıyarak yapmıyor, asla. Tokadı atıp karşıma geçtiğinde kimi zaman gülüyor bile. Çünkü o sarsıntının beni neye dönüştüreceğini bilerek o tokadı atıyor. Marilyn, benim her zaman en büyük öğretmenim oluyor. Bunu da, kimi zaman benim başarısızlıklarımı işaret etse bile, büyük bir başarıyla yaptığını biliyor. İyi bir öğretici olduğunu. En azından bunu bildiğini umuyorum.
“Marilyn,” diyorum gecenin içinde yürürken, “ağlayabilir miyim şu an?”
“Sen ağlarsan ben de ağlarım, unuttun mu?” diyor çok doğal bir biçimde.
Karşılıklı ağlamaya başlıyoruz. Gözyaşlarımız yanaklarımızdan dudak kenarlarımıza doğru eğri büğrü yollar oluşturuyor. Yıllar öncenin bir sırrını yeniden hatırlar gibi, dudak kenarlarımıza kadar inen gözyaşlarını her ikimiz de dilimizle yakalamaya çalışıyoruz. Çocuklar gibi.
“Bir sigara daha verir misin?” diyor Marilyn. Her keresinde olduğu gibi, öğretmen tavrını, sanki hiç sergilememişçesine askıya asıp kaldırıyor. Yeniden bir dosta, bir omuza dönüşüyor.
Sigarayı veriyor, çakmakla yakıyor, bir sigara da kendi dudaklarımın arasına sıkıştırıyorum.
Aslanlı köprüye doğru yürümeye devam ediyoruz.
Her ikimizin de aklına, yıllar evvel birlikte merdivenlere oturup British Museum’un önündeki aslan heykellerini izlediğimiz gün geliyor. Ardından Viyana’da gördüğümüz aslan heykelleri. Şimdi de Budapeşte aslanları. Bir an ikimiz de, birlikte geçirdiğimiz zamanların birçoğunun içerisinden bir aslan imgesi geçtiğini fark ediyoruz. Başka kimsenin fark etmeyeceği bir biçimde yumuşak bir kahkaha dökülüyor dudaklarımızdan, yürürken.