30 Kasım 2018 Cuma

Sol Yanaktaki Yara İzi


“Galiba kırdığımız kalplerin toplamından daha fazla hasar alıyoruz başkalarından,” diyorum elimdeki viski bardağından kocaman bir yudum alarak.
“Böyle çıkarımlar yapmak seni üzmüyor mu?” diyor.
“Hayır, aksine beni rahatlatıyor. Ciğerime doldurduğum nefesi dışarı verip yeniden soluk alabilmeme olanak sağlıyor.”
Gülüyor. Gülüşü öyle yakışıyor ki yüzüne. Bilhassa sol yanağındaki, Ortadoğu’da bulunduğu dönemde patlamış bir bombanın kalan izine. O izi bir kez daha öpmek, ıslak bir öpüşü orada sonsuza kadar bırakmak istiyorum.

Elindeki boş bardağı gösterip “İster misin sen de?” diyor.
Bardakta kalan viskiyi bir anda içip, boş bardağı ona veriyorum. İçeri giriyor, bardaklara önce birer parça buz ve ardından viski koyuyor. Dışarı, yanıma geliyor ve tahta banka otuyor. Karşıdaki ormana, boş araziye bakıyoruz. Elime tutuşturduğu viski bardağını onunkine tokuşturuyorum, karşılıklı birer yudum alıyoruz.

“Kırgınsın ama kime? Neden kırgınsın?” diyor endişeli bir bakışla. Tanıştığımız ilk günden bu yana ona kırgınlıklarımı, başka başka yöntemlerle ve sözcük dizilimleriyle anlattığımın ayırdığına varıyorum birden. Aynı derdin, aynı kırgınlığın etrafında dönüyor ve her keresinde başka bir sonuca varıyorum. Varıyormuşum.
“Kırgınlık, ruhun iyileştiremediği bir yara. Bitmeyecek bir can yangını. Senden neden ilk andan bu yana hoşlanıyorum, biliyor musun? Seninle aramızdaki duygusal çekim, ahenk değil mesele. Ruhundaki yaralar, sanki benimkilere denk düşüyor ve merhem oluyor. Senin acını görüyorum ve senin de benim acımı gördüğünü hissediyorum,” diyorum.
Bakışlarını yere çeviriyor. Ben, aksine kendimden ve bizden daha da uzaklara çeviriyorum kendi bakışlarımı ilkin. Ardından iki elimle sımsıkı tuttuğum viski bardağını şöyle bir sallıyor, içindeki buzların oynayışını izlemek için bakışlarımı bardağa çeviriyorum.

“Benim de hissettiğim bu. Biliyor musun, dinmeyen bir kalp ağrım var. Yürek ağrım. Belki de bu yüzden Ortadoğu’ya gittim. Yürek ağrımın orada bir yerde, birileri veya bir şeyler tarafından durdurulacağına inandım. Oysa nasıl da yanılmışım! Yürekteki ağrının dinmesi için fiziksel yara alman yetmiyormuş, dönüp geriye bakmana yardımcı olacak biri gerekiyormuş. Bir yardımcı, şifacı. Sen gibi.”
Öyle üzüyor ki bu söyledikleri. Onun bütün cümlelerini, sözcüklerini, harflerini açtığın derin bir çukura gömerek üstünü örtmek istiyorum. Yaşanmamış, konuşulmamış gibi olmasını diliyorum. Bu, her zaman düştüğüm derin bir yanılgı değil mi? Hayatı, bir ip gibi makaraya sarıp başa alamıyorsun. Üst üste devrilen saniyeleri, döküldükleri gibi geri toplayamıyorsun. Aynı ip, aynı makaraya yalnızca bir kez sarılabiliyor.

“Şifacı, kendi şifasını da verebilir sanıyoruz ama öyle değil,” diyorum bir cümle kurabilmiş olmak için. Ne kadar kusurlu da olsa konuşabildiğimi, onun bu açıklamasının benim susuşumun işaret fişeği olmadığını kanıtlamak için. “Ama şunu bilmeni isterim: Bu zamana kadar tanıştığım hiç kimse, bana senin kadar iyi gelmedi. Gelmeyecek de.”
Bir yudum daha viski içip, uzanıyorum ve onun yüzündeki o uzun, o yarı derin izi öpüyorum. Sonra sol elini sağ elimle tutup, avuç içini görebileceğim bir hizaya getiriyorum. Viski bardağını solumdaki masanın üstüne bırakıp, sol elimle onun avucundaki izleri takip ediyorum. Tenindeki izlerden geleceğine yönelik tahminler yürütüp keder bulaşan yüzlerimizi gülümsetebilmeyi umuyorum. Onun neşesini, iki elimle yakalayıp sol elinden bütün vücuduna yüklemek istiyorum.
“Şu izi görüyor musun? O iz, yollarımızın bir daha karşılaşmama ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu işaret ediyor fakat konuştuklarımız, sabaha kadar susmayışımız, son damlasına kadar içtiğimiz şişelerce viski, kaybettiğim bir iddia sonucunda arka bahçendeki çimleri çim biçme makinesiyle kesmeye çalışıp beceremeyişim, birbirimize iyi gelişimiz ikimiz tarafından da unutulmayacak. Belki bazı detayları eksik veya değiştirilmiş olarak hatırlayacağız. Ama en nihayetinde, birbirimizi unutmayacağız. Çünkü birbirimize hissettirdiğimiz onca güzel duygu var. Onlar anıları hayatımıza düğümleyecek.”
Hakikaten gülümsüyor. O gülümsediğinde ben de gülümsüyorum.

“O düğümü hiçbir zaman çözmeye çalışmayalım, olur mu?” diyor çocukça bir heyecanla. “Ve nereye gidersen git, ben nereye gidersem gideyim, kiminle tanışırsam tanışayım veya hayatımı paylaşırsam paylaşayım şunu unutma: Bu zamana kadar, ülkeme yaralarla geri döndüğümden bu yana, sadece sen her buluşmamızda yara izlerimi öptün. Bu bile başlı başına seni benim hayatımda unutulmaz kılmaya yeter.”
Esneyip uzamış bir zaman boyunca susup, birbirimize bakıyoruz. Söylediklerinin sahiciliğini gözlerinden okuyorum. Onu hem okuyor, hem duyuyor, hem hissediyor hem de ruhumun bir köşesiyle biliyorum.

“Senin yaptığın çıkarımlar, benimkilerden her zaman iyi olmuştur zaten!” deyip kahkaha atıyorum, havadaki ağırlığı iyice dağıtmak amacıyla. Bıraktığım bardağı alıp onunkine tokuşturuyor, kocaman bir yudum alıyorum.

29 Ekim 2018 Pazartesi

Aslanlar, Marilyn ve Ortak Geçmişimiz


“Acının hiçbir zaman azalmadığı ve azalmayacağı yanılgısına kapılıyorsun değil mi? Yine?”
Başımı sola çeviriyor, Marilyn’i görüyorum. Ne zaman geldi buraya? Nasıl anladı ona yine ihtiyacım olduğunu? Son görüşmemizde bir kez daha, ama belki de son bir kez daha gelebileceğini işaret eden cümleler kurmuştu. Bu, son sefer mi? Son yolculuk mu Marilyn’le? Oysa tam anlamıyla iyi olmamışken, yine tam ‘İşte, bir şeyler değişiyor!’ dediğim bir anda kendi kendime çelme takmışken.
“Acı bitiyor mu ki Marilyn? Biter mi?” diyorum. Marilyn her zaman oyun kurmayı seven bir kadın. Söze ortadan başlayıp, dinleyenin başlangıcı tahmin etmesini isteyenlerden değil. Asla. Sadece sanki daima yanımdaymış, bütün konuşmaları aynı zamanda yapıyormuşuz gibi bir his oluşturmak istiyor ikimizin arasında. Sanki ilk andan itibaren her dakika birlikte, sonsuza uzanan bir konuşmalar zinciri oluşturuyoruz birlikte. Öznesi, anlatım dili değişse de.
“Acıya alışkanlık kazandığın ölçüde üstesinden gelmen kolaylaşır,” diyor Marilyn.
Parmaklarımın arasına sıkıştırdığım sigarayı sürekli kaybettiğim çakmaklardan birinin yerine aldığım çakmakla yakıyor, derin bir nefes çekiyorum.
“Sigara ister misin?” diyorum Marilyn’e. Şu an acı, mutsuzluk, keder, üzüntü, ölüm, baş edemeyiş gibi konuların hepsinden biraz olsun uzaklaşmak istiyorum. İnsan, uzlaşamadığı konulardan kaçma eğilimi gösterir. Baş edemediklerinden değil, aksine anlamaya ve hissetmeye en çok yaklaştıklarından. En sevmediklerinden değil, aksine en sevdiklerinden kaçmak için yollar icat eder insan. Anlamayı en çok istediklerinden.
“Olur, bırakmaya çalışıyorum ama içerim,” diyor Marilyn. “Benden çok sonra yazılacak, çekilecek bir filmdeki karakterin söylediği gibi: ‘Bir kötü alışkanlığı bırakmak için yerine yenisini edinmelisin.’”
O filmi bilmesine şaşırıyorum Marilyn’in. Halbuki her zaman şaşırmıyor muyum buna? Benimle ilgili en mahrem detayları bilmesine, tahmin edilmesi en güç  noktaları incelikli bir doğallıkla söyleyivermesine?
“Her zaman öyle olmaz mı Marilyn? İnsan, kaçmak ve uzaklaşmak istediği bir varlığın (ya da düşüncenin) yerini başka bir varlıkla (ya da düşünceyle) doldurmadan hareket etmekte her zaman tereddüt etmez mi?”
Marilyn sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra Tuna Nehri’ne çeviriyor bakışlarını. Çevredeki insanlara bakıyor sonra. Bakışları derin yollara dönüşüp insanın içine akıyor.
“Çok şanslısın biliyor musun? Ben hayatımın başından sonuna kadar neler yaşayacağımı biliyorum. Her anını, her saniyesini. Ama sen, her zaman şaşırabileceğin olaylar yaşayacaksın ölene kadar. İyi veya kötü karşılaştığın bütün olaylarda kendine biraz daha yol alacaksın. Bak bana, ben ölümüyle anlam kazanmış bir kadınım. Hayatımdaki birçok olay gibi, ölümüm de bir giz perdesinin ardında ve bu perde asla açılmayacak. Onu, ben dahi açmaya yaklaşamayacağım.”
Sigarasını içiyor, ben de kendi sigaramdan geniş bir dumanı içime çekiyorum. Sonra hiç durmamışız gibi konuşmayı sürdürüyor.
“Seni bu yüzden ziyaret ediyorum sık sık. Senin hayatının bilinmezleri beni kendime bağlıyor. Biliyor musun, insan, az önce söylediğim gibi hayatının bütün gidişatını ezber etmiş olsa yaşamaktan hiçbir keyif almaz. Alamaz. Yaşam, düşüp kalkmalarıyla veya katıla katıla gülmeleriyle güzel. Ama bunları hiç de beklemediğin anda karşına çıkarmasıyla esrarengiz. Bunu hiç düşünmüş müydün?” diyor.
Marilyn bu akşam çok dertli, ağlamaklı. İlk kez hayatının hangi döneminden çıkıp geldiğinden bu kadar net bir biçimde emin olabiliyorum. Onu kırılması çok zor bir keder kabuğu içerisinde görüyorum. Bunu kendisi mi oluşturuyor yoksa ölen her insan, kendi geçmiş acılarını bir kabuğa dönüştürüp onunla mı yoluna devam ediyor? Bunun yalnızca Marilyn’in başına gelen, acımasız bir gerçek olmamasını diliyorum. Onu en azından bu olayda, evrenin yalnız bırakmamasını umuyorum.
“Kocaman yürekli bir kadınsın Marilyn,” diyorum. “Haydi kal, aslanlı köprüye kadar yürüyelim. Çok uzak ama düşündüğünde, sabah da çok uzak şu an ikimize. Oradan da diğer aslanlı noktalara gideriz.”
Bir an söylediklerimin ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bu köprü, bu şehir, bu ülke sözlerim sanki çeviriden geçiyormuş gibi garip hissettiriyor bana kendimi. Kafelerinde kendimi bulamayacağım, koşarken düşsem herkesin geçip gidebileceği, son derece tekinsiz bir şehir. Bir an iki gecedir kaldığım koğuş sistemli yurttan bozma mekan gözümde canlanıyor. Aynı odaya sığıştırılmış dört ranza, dört dolap, bir buzdolabı ve ortaya sanki bir yemek masasıymış gibi konulmuş yan yana dört çalışma masası. Aynı anda sekiz kişinin de oturamayacağı sayıda sandalye. Odaya girdiğim ilk anda geriye doğru adım atışımın sebebi bunlar mıydı? Şehirden değil de, şehrin beni içine çekebileceği bir-yere-tam-olarak-yerleşememe hissi miydi? Yoksa şehre geldiğim ilk anda bindiğim eski metronun kapısının saniye farkıyla beni iki kanadı arasına alıp zarar vermesinden kurtuluşum mu? Belki de konaklayacağım yeri, her zamanki gibi bir gece yarısı bulmaya çalışıyorken, yolda aksanından hangi ülkeden olduğunu tahmin ettiğim genç miydi beni ürküten? Bunlar bir bütünü oluşturduğunda, tekinsizliğin yapışkan bir yapı kazandığını hissediyorum aniden.
“İyi ki buradasın Marilyn. Acı, evet, belki bitmiyor. Ama biriyle paylaştığında, konuştuğunda, yazdığında, üzerine biraz düşünmeye cesaret ettiğinde o kadar da can yakmadığını keşfediyorsun. Bunun için buradasın değil mi? Ya da önceki seferlerde de bunun için yanımdaydın? Acının, acımın, ortak acılarımızın aslında geçebileceğini keşfetmem için?”
Sigaralarımızı çöp kovasına atmadan önce birer duman daha çekiyoruz. Marilyn ağzındaki dumanı gülerek dışarı bırakıyor. Gri duman dans ederek çıkıp gidiyor.
“Kendine dair her şeyi geç öğreniyorsun,” diyor Marilyn, çocuksu bir gülüşün ardından.
Tokat yemiş gibi sarsılıyor, bütün hücrelerimin titreştiğini hissediyorum. Marilyn yumuşak karnımı biliyor, benim en çok hangi durumda sarsılacağımı tahmin ediyor her zaman olduğu gibi. Bana acımıyor, evet, ama acımasızlığı kimi zaman beni kırıp döküyor. Ama beni yeniden bir araya getirmek için yine kendisi hareket ediyor, girişimde bulunuyor, ilk adımı atıyor bana doğru. Kırılıp döküldükten sonra yeni bir formda bir araya geleceğimi çok iyi biliyor. Yeni ve çok daha güçlü. Kırılıp dökülmenin biraz da bunun için gerçekleştiğini. Bütün acıların, kırgınlıkların, üzüntülerin, gözyaşlarının bizim bir eşikten atlayıp değişmemiz için hayatımızdan geçtiğini. Nihayetinde en derin kederlerin ardından en büyük sevinçlerin geleceğini yolun başında bilmesek dahi, bir yere varacağımız kesin. O yeri bana her zaman Marilyn gösteriyor. Haritayı elime o tutuşturuyor. Bunu acıyarak yapmıyor, asla. Tokadı atıp karşıma geçtiğinde kimi zaman gülüyor bile. Çünkü o sarsıntının beni neye dönüştüreceğini bilerek o tokadı atıyor. Marilyn, benim her zaman en büyük öğretmenim oluyor. Bunu da, kimi zaman benim başarısızlıklarımı işaret etse bile, büyük bir başarıyla yaptığını biliyor. İyi bir öğretici olduğunu. En azından bunu bildiğini umuyorum.
“Marilyn,” diyorum gecenin içinde yürürken, “ağlayabilir miyim şu an?”
“Sen ağlarsan ben de ağlarım, unuttun mu?” diyor çok doğal bir biçimde.
Karşılıklı ağlamaya başlıyoruz. Gözyaşlarımız yanaklarımızdan dudak kenarlarımıza doğru eğri büğrü yollar oluşturuyor. Yıllar öncenin bir sırrını yeniden hatırlar gibi, dudak kenarlarımıza kadar inen gözyaşlarını her ikimiz de dilimizle yakalamaya çalışıyoruz. Çocuklar gibi.
“Bir sigara daha verir misin?” diyor Marilyn. Her keresinde olduğu gibi, öğretmen tavrını, sanki hiç sergilememişçesine askıya asıp kaldırıyor. Yeniden bir dosta, bir omuza dönüşüyor.
Sigarayı veriyor, çakmakla yakıyor, bir sigara da kendi dudaklarımın arasına sıkıştırıyorum.
Aslanlı köprüye doğru yürümeye devam ediyoruz.
Her ikimizin de aklına, yıllar evvel birlikte merdivenlere oturup British Museum’un önündeki aslan heykellerini izlediğimiz gün geliyor. Ardından Viyana’da gördüğümüz aslan heykelleri. Şimdi de Budapeşte aslanları. Bir an ikimiz de, birlikte geçirdiğimiz zamanların birçoğunun içerisinden bir aslan imgesi geçtiğini fark ediyoruz. Başka kimsenin fark etmeyeceği bir biçimde yumuşak bir kahkaha dökülüyor dudaklarımızdan, yürürken.

14 Eylül 2018 Cuma

Elma Kabuğu


Bir yalanı, elmanın kabuğunu soyar gibi kibar bir tavırla ortaya çıkarıyorsun. Sanki her zaman yaptığın, hatta içgüdüsel bir biçimde kanıksadığın bir eylem gibi. Geriye dönüp baktığında kabuk, yalanı kamufle etmek için kullanılmış yapay bir çaba gibi görünüyor gözüne. İğreniyorsun yalandan da, kabuktan da.
“Buna da mı kızacaksın şimdi?” diyor Marilyn.
O kadar uzun zaman oldu ki onu görmeyeli! İç sesini kaybettiğin zamanlar oldu. Sustuğun, içinde karanlık yollar yaratıp onların ucunu karanlık odalara çıkardığın günler oldu. Kimi zaman bir daha hiç göremeyeceğini, dahası o olsun veya olmasın bir daha hiçbir zaman yazamayacağını düşündün! Ne büyük yanılgı!
Marilyn senin için her zaman hem hayatla, hem insanlarla hem de yazıyla aranda bağ kuran kişi oldu. Birdenbire, bunu yeniden kabullendiğinin ayırdına varıyorsun.
“Ortaya çıkardığın yalan üzerinden yine kendine kızacak bahaneler buldun işte!” diyor Marilyn.
Bu kez senin düşüncelerini okumasına kızmıyor, aksine mutlu oluyorsun. Günler geceler boyu, saatlerce boş sayfaya baktığın geliyor aklına. Sözcükleri peş peşe ekleyemediğin, cümleler oluşturamadığın için ağladığın- ağlamak neden hep bir çözüm gibi geliyor sana? Ağlayamadığında neden kişisel problemlerini çözemeyeceğin yanılgısına kapılıyorsun her keresinde? Dahası, bunu ne zaman fark edip değiştirmeyi planlıyorsun? Değiştirmek istiyor musun?
“İyi ki varsın Marilyn!” diyorsun. “İyi ki yeniden çıktın geldin. Sensiz ne yapacağımı bilemedim. Ağlamak istedim ağlayamadım, bağırmak istedim bağıramadım. Mutluluğum bile eksik, defolu ve hatta yaralıydı. Hayatım savaş alanından farksızdı.”
“Yine mi dramatize ediyorsun her şeyi? Bunu ben anlatmaktan, sense uygulamaktan yorulmadın. Belki de bu yüzden gelmemiş, hatta senden uzaklaşmışımdır? Bunu hiç düşündün mü? Benim senden hiç kaçıp gitmeyeceğime inanıyorsun değil mi? Önce bunları konuşalım. Hiç kimsenin senin hayatına demir atmadığını, miadı dolduğunda çekip gidebileceğini bilmen gerekiyor. Artık çocuk değilsin, koskoca bir yetişkinsin! Ağlamak da kurtaramayacak artık seni. Yalnızca düşünmek, yalnızca anlamaya çalışmak ve kendi içinde iğneyle kuyular kazmak seni iyi edecek. Kendini tanımaktan, kendi özüne her yeni gün bir adım daha yaklaşmaktan başka kurtuluş yolun yok. Başka hiçbir şey seni hayatta tutmayacak çünkü. Kim ne derse desin. Öncelikle bunları fark etmen, kabullenmen gerekiyor.”
Bunların herhangi birini bir an bile aklından geçirmediğini düşünüyorsun. Onun sana kızmış olabileceğini aklından geçirmediğini keşfediyorsun. Var olanı, fark etmek bir keşif sayılır mı? Bir yerlerde gizli olanın kendini görünür kılması, ölü biri sayesinde dahi olsa, başkasının keşfi sayılır mı? Dahası sen, Marilyn’in söyledikleri senin içini bir deniz feneri gibi aydınlatıyor ama bunu dahi anında değil, biraz zaman geçtikten sonra hissediyorsun. Işığın ısısından.
Birkaç yıl öncesine kadar hayatındaki herkesin yerli yerinde, sonsuz varsa eğer, sonsuza kadar kalacağına inanırdın çocukça bir bilgiyle. Oysa zaman geçtikçe, aslında senin ve onların gelecek planları şekillendikçe, hayatlar başka yollara sapıyor. Buysa, neticede ayrılığı getiriyor. Biten, bitmesi gereken veya bittiğine inanılan bir ilişkiyi sürüklemenin anlamsızlığını idrak ediyorsun. Sonlanması gerekeni devam ettirmenin herkesin kalbinde derin çiziklere yol açacağını anlıyorsun. Hiç kimsenin arkasından vaktinden önce veya sonra el sallamayacağını hissediyorsun. Bu derin bilgiyi, aslında, yıllar evvel uzak bir ülkenin kumsalında kuma gömüldüğünde ilk kez zihninden geçirdiğini ansıyorsun hayal meyal. Anımsak, her keresinde olduğu gibi, seni mutlu ediyor.
“Kızma bana Marilyn, lütfen kızma. O kadar zaman yazmazken, yazamazken hep seni çağırdım. Hep senin beni anlayacağını, benimle tek yürek olacağını, hemdem olacağını düşündüm ama bir an dahi aklıma gelmedi senin söylediklerin. Gelseydi, kendime kızarken aslında seni üzdüğümü ve öfkelendirdiğimi bilseydim belki her şey çok başka olurdu.”
Onun söylediklerinin bir kısmına cevap vermediğini elbette Marilyn fark ediyor ama bunu senin yüzüne vurmayacak kadar asil biri o! Konunun, senin uygun bulduğun ve rotasını değiştirdiğin kısmından yürümeyi o da kabul ediyor. Saçları her zaman olduğu gibi seni bir kez daha büyülüyor, parmaklarıyla taradığında.
“Öfkelenmedim ki! Ben öfkelenmemeyi ölmeden çok önce öğrendim. Öldüğümdeyse, öfkenin kötücül duyguların içimdeki karanlığın dışarı çıkma çabası olduğunu gördüm, bildim. O zaman bir kez daha, duygularımı ayıkladım. Eledim. Çünkü söylediğinde haklısın ama bambaşka boyutta. Hayatımız değil, her birimizin beden ve ruh uyumu savaş alanına dönüşüyor en kederli anlarda. İçimizdeki kötülüğü, iyilikle bastırmak veya yok etmek gerekiyor. Ruhu, bedene uyumlanırken terbiye etmek gerekiyor. Böyle söyleyince çocuksu bir inanç biçimi, yeni yazmayı veya konuşmayı öğrenen bir çocuğun sözleri gibi geliyor bunlar- farkındayım. Ama iyice düşün, çünkü en derin doğrular en basit cümlelerle anlatılır çoğu zaman. Bu zamana kadar sana neden bunları anlattım sanıyorsun? Neden hep bir duvar olarak, bir tokat olarak katılıyorum hayatına da senin düştüğün yerden bir çarpışmayla ayağa kalkmanı sağlamaya çalışıyorum sanıyorsun? Sen, gözünün önünde duran bilgiyi bile çok geç görüyorsun. Sezgilerinin güçlü olduğuna inanıyorsun ama senin bir şeyi anlaman için, onun büyük harflerle sana anlatılması gerekiyor. Aksi takdirde zihninde yarattığın alternatif geliş ve gidiş yollarında kayboluyorsun. Söylenin, anlatılmak istenenin yakınından bile geçemiyorsun.”
O kadar haklı, o kadar yürekten bir isyan ki bu bütün sözcüklerini unutuyorsun. Dilin asma kilitlerce kilitleniyor, susuyorsun. Ne söylesen Marilyn’i daha da inciteceğini biliyorsun.
Sen duygularını o kadar büyük yaşıyorsun ki, kimi zaman kendine kendinin zarar verdiğini göremiyorsun. Gözün bağlanıyor körebe oyunundaki gibi. Kendi yaşama dair cehaletini bile, o yalanı soyup ortaya döktüğün gibi, görünür bir yere koyamıyorsun. Hatta gizliyor, saklıyorsun görmeyesin diye! Söz konusu kendin, kendi hislerin, kendi duyguların olduğunda okuduklarının ve izlediklerinin hiçbir kıymeti kalmıyor çoğu zaman. Peki, kendini yeni baştan yaratmayacaktıysan neden okudun, izledin onca filmi ve kitabı? Sen kendine yaklaşmaya çalıştıkça, aslında delinmesini istemediğin garip bir koza inşa etmişsin kendine- bunu idrak ediyorsun! O kozayla kendini, hayatını başkalarından yalıtarak bir şeyler başardığını sanırken aslında içten içe kanayan bir yara olarak dolaşmaya devam etmişsin. Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanırken de en büyük yanılgını yaşamışsın!
“Özür dilerim Marilyn,” diyorsun. “Senden ve bütün geçmişimden. Geçmiş zaman insanlarımdan, olaylar ve aşklarımdan. Çünkü dediklerinde çok haklısın. Ben kendime ulaşmaya çalıştıkça hep tökezlemişim. Düşüp kaldığım yerde ise, yeniden geçmişe dönüp, geleceği boş vermişim. Fakat en önemlisi, bugün. Şimdiki zaman. Gidenin, yok olanın önüne hiçbir zaman barikat kurmak mümkün değil. Bu yüzden, geçmiş veya geleceğe değil, bugüne bakmak gerekiyor. Âna odaklanmak mühim. Aksi her koşulda, kendi yaralarını derinleştirip sonra hayatta kalmaya çalışıyorsun. Bu tıpkı, ayağına ağırlık bağlayıp atladığın derin suda, pişman olarak kollarını çırpmaya benziyor. Boşa bir çaba. Sabun köpüğü! Suyun üstünde durmak için öncelikle, ayağındaki ağırlıkla baş etmeyi öğrenmen gerekiyor.”
Marilyn geldiğinden bu yana elinde tuttuğu pet şişedeki suyu senin suratına çarpıyor, bir tokat gibi. Yine, yeniden.
Susuyor, elinle yüzündeki suyu uzaklaştırıyor, Marilyn’e teşekkür ediyorsun. Bir kez daha seni düştüğün yerden, bu kez dizlerin de kanarken kaldırıyor çünkü. Bunun son düşüşün veya Marilyn tarafından yerden kaldırılışın olmadığından eminsin. Bu nedenle ona veda etmiyorsun, Marilyn’in arkasından el sallamak için zamanın olduğunu hissediyorsun. Son bir kez dahi olsa, Marilyn yine gelecek ve sert bir zemine çarpmanı sağlayarak seni bir kez daha hayata halatlayacak. Böyle böyle kendine doğru yol alacaksın. Olgunlaşacaksın, büyüyeceksin. Çünkü her düştüğünde, yere aslında o kadar uzak olmadığını anlayacaksın. Yeniden ayağa kalktığında ise, eskisinden daha güçlü bir biçimde ve yüksek bir yere konumlandığını bileceksin. Her düşüşün, yükselişin müjdecisi olduğunu yüreğinde hissedeceksin. Budur doğru olan.
Karar veriyor, son sözünü söylemeden giden Marilyn’in sert parkelerde tıkırtılar çıkararak uzaklaşmasını izliyorsun. Bu, hislerinde yanılmadığını kesinleştiriyor.
Bir kez daha gelecek Marilyn, son sözü muhakkak Marilyn söyleyecek. Bu bilgi kendini daha iyi hissetmene yardımcı oluyor.
Elindeki elmayı, sana hatırlattıklarını zihninde tutarak parçalara ayırıyor ve ama hiçbir dilimini ağzına atmıyorsun.